06 Şubat 2012

Götlek tefaller

“Börek bitti, çok açım ve denizin kalabalık bir lügatı olduğuna, ona bakarsam, onunla konuşursam çoğalacağıma, balık adlarına benzeyen yepyeni kelimeler edineceğime inanırım. “Lüfür” mesela, hafif küfür demek için güzel bir kelime değil mi? Çok canlı, büyük kitleleri anlatmak için “vardayla” desek mesela? Kötü, bayat esprilere, şöyle homurdanır gibi, aşağılar bir tonla “homsi” desek fena mı olur? Çok başarısız düşünceler bunlar, öyle değil mi götlek tefaller?”
Murat Uyurkulak - Tol

19 Kasım 2011

Tava

Bir sabah uyansam, pijamalarımın üstüne kalın, kapşonlu, sanki beni bütün kötülüklerden, herkesten, her şeyden koruyacakmış gibi duran hırkamı geçirsem, ayağıma en kolay giyilen ayakkabılarımı taksam, kapıyı çekip yavaş yavaş, hiç acele etmeden, usul usul merdivenleri insem, apartmandan çıkıp sokağı geçip sessizce karşı apartmana girsem, yavaş yavaş, hiç acele etmeden, usul usul merdivenleri çıksam, en üstün bir alt katındaki, sokağa bakan dairenin kapısını çalsam ve karşıma çıkan kişiye desem ki:
Altı yıldır mutfak pencerenizin yanında asılı duran tavayı artık ordan indirir misiniz, lütfen.

14 Kasım 2011

"Cemil yıllar önce seyrettiği bir filmden bir sahne hatırlıyor; filmin tek güzel sahnesi. Başroldeki adam beynini bir lavabonun içinde parçaladığını hayal ediyordu ki bunun için başrolde olmaya filan gerek yok, biraz aklı başında olan herkes böyle bir şey yapmayı zaten hayal eder."
Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi

01 Kasım 2011

Yas

“Kimi insanları kaybettiğimizde veya bir mekândan ya da bir cemaatten yoksun kaldığımızda basitçe katlandığımız şeyin geçici olduğunu, yasın biteceğini ve önceki düzenin bir şekilde yeniden kurulacağını düşünebiliriz. Ama belki de, katlandığımız şeye katlandığımızda kim olduğumuza dair bir şey ortaya çıkar, başkalarıyla bağlarımızın hatlarını çizen, bizi oluşturanın o bağlar olduğunu bize gösteren, bizi meydana getiren bağları ya da ilişkileri bize gösteren bir şey. Burada bağımsızca varolan bir “ben” varmış da sonra basitçe oradaki “sen”i kaybetmiş değildir, özellikle de “sana” olan bağlılığım beni “ben” yapanın bir parçasıysa. Bu koşullarda seni kaybedersem, kaybımın yasını tutmanın yanı sıra kendime karşı anlaşılmaz oluveririm. Sensiz ben kimim? Bizi oluşturan bağların bazılarını kaybettiğimizde kim olduğumuzu ya da ne yapacağımızı bilemeyiz. Bir düzeyde “sen”i kaybettiğimi düşünürken beklenmedik bir şekilde “ben”im de kaybolduğumu keşfederim. Bir başka düzeyde, belki de “sende” kaybettiğim, hakkında halihazırda kelime dağarcığımda olmayan şey, münhasıran ne benden ne de senden oluşan, ama bu terimleri farklılaştıran ve ilişkilendiren bağ olarak kavranması gereken ilişkiselliktir. [...] Her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor. Bu zorlu süreci aşmanın bir yolu, "yaralanabilir" olduğumuzu kabul etmek; kaybın, acının ve pişmanlığın yasını tutmak ve bu yası tutarken kabuk bağlayacak yaranın iziyle değişime uğramış yeni bir benliği, yeni bir kimliği taşımaya ve yeniden yaralanmaya ve tekrar değişmeye açık olmak. Oysa öyle korkuyoruz ki yaralanmaktan ve değişmekten, en ufak bir acıya katlanmak en ufak bir pişmanlığın sıkıntısını çekmek o kadar katlanılmaz geliyor ki, en kolayından geçmişte yaşananları örtbas etmenin, saklamanın, unutmanın yollarını arıyoruz. Saklı olan karşımıza her çıktığında ise öfkeden köpürüyoruz. Bir türlü kapanmasına izin verilmemiş, üzeri açık bırakılmış bir yaraya dokunulması o kadar çok acı veriyor ki, bu tehdit karşısında kontrolümüzü kaybediyoruz."
Judith Butler - Kırılgan Hayat

02 Ağustos 2011

1 new message from Banu

"Kızım seni rüyamda bi tavşan olarak gördüm. Hem de sevimli bi tavşan. Kulakların vardı, kahverengiydin. Kucağında başka bi tavşan vardı, o gerçek tavşandı. Sen kocaman gülümsüyodun. Çok tatlıydın. O sırada uykumda güldüğümü farkettim. Tuhaf rüyalar silsilesi. Sen bi dahaki hayatında davşan ol bence."

04 Haziran 2011





"you can't break out
of a circle,
that you never knew
you were in,
and there's nothing
that the road
cannot heal,
nothing that
the road cannot heal"
demişler.

24 Mayıs 2011

"Çalılardan, beyaz, eyersiz bir at fırlayıp ikircikli adımlarla bize doğru yaklaştı. Yabani bir attı bu, ama besbelli insana alışkındı. Bacakları kan içindeydi.

-Ona dokunmak ister misin? diye sordu Tony.
-Evet, çok.
-Arkama geç. Önce elini koklatacaksın, seni tanımasına izin vereceksin. Sonra yavaşça kafasını okşa. Sana bir kere güvendi mi tamam.

Bir kadından söz eder gibiydi."

Aslı Erdoğan - Kabuk Adam

23 Mayıs 2011

Tashihe gereksinim duyan yazı

Eller korkak alıştırılmadı, malzemeden kaçılmadı. Abandıkça abanıldı. Tüm bu cömertliğin doğal sonucu; baygın geçen bir cuma&cumartesi oldu. Sonra gelenek bozulmadı hemen peşinden Pazar geldi. Sonra da...

Pazar öğleden sonra honki ponki house'a gidilecek. Orbay, Nurla ve bendeniz karşıya geçsek ama neyle geçsek tartışmasından sonra vafur kullanmaya karar verdik. Başımıza geleceklerden habersiz bir şekilde, Fındıklı sahilden gıyın gıyın Karaköy'e yürüyüp vafura bindik. Aylardır güneş, deniz, vapur vs. yüzü görmemiş olmanın verdiği mutlulukla höylöylöy diye karşıya geçtik. Bu arada "Kadıköy ne güzel yeaa"lar gırla. Yannız burda aç parantez, "Daha sık gelelim yeeaa" demiyoruz gelişme var haa" deyip kendimizi takdir etmeyi de bildik. Kapa parantez. Vapurdan indikten sonra minik bir vesait problemi yaşadık, neyle gidiceemizi bilemedik filan. 40 yılda bir taksiye binelim "evet evet taksiye binelim" filan dedik, durduğumuz yerden taksi hariç bütün araçlar geçti. (Nostaljik tramvay dahil) Daha sonra tırıs tırıs özel halk otobüsüne bindik. Erdem's honki ponki house'a vardığımızda bizi Chet Baker sesleri karşıladı. Ama Nurla önderliğindeki kanziler olarak tabiysi bu seviyesizliğe karşı hemen "Ne dinniyoz yeea" şeklinde sesimizi yükselttik. Ve bir U dönüşüyle hoparlörlerden yükselen sesi Erol Evgin'e çevirttik. Erol Evgin'in balon kovaladığı videoyu filan anarak eğlenceye giriş yaptık. O arada hasanpaşa boyz Erkan and Ozan da geldi, kadro tamamlandı. Tam kadro sahaya çıkmanın verdiği güvenle ve erik, cips, çerez, rom&kola ve feymıs viskileri sponsorluğunda uzunca bir süre eğlenildi. Fotoğraflar vidyolar çekildi falan. Bu kısımlar klasiş zaten. Yarro ve sikerto gibi yeni deyişler haznemize katıldı. "TAHYFUĞN HAAA"lar, "HAĞĞĞFIIZ"lar, "HAA TUNZAAAY"lar filan derken saat gece yarısını geçti. Buraya kadar hep okiş.

Aylardır Anadolu yakasına geçmeyip de Fenerbahçe'nin şampiyon olduğu gün geçen bahtsız kanzilerin kıta değiştirme yolculuğu

Honki ponki house'dan çıkıp minibüs caddesinden mi gitsek caddeden mi ikileminden sonra NEDENSE Cadde'den gitmeye karar verildi. Sanıyorum Cadde'den geçen Taksim dolmuşlarının bu kararda büyük etkisi vardı. Neyse ne, bi şekilde Cadde'ye inildi. Çılgın Fenerbahçe tarftarlarının sevinç gösterilerinin arasına düşüldü. Arabaların üstündeki çıplak ve göbekli ve çoraplı ve biralı amcalar, jipli Fenerbahçeliler (bu arada jipli Fenerbahçeliler birleşse dünyayı yerinden oynatabilirler, genç Fenerbahçelilere filan rakip olurlar yani, o derece çoklar) arabanın üstüne çıkıp erotik dans eden kadına "Aç aç açmayan cimbomlu" diye bağırışlar, dans eden kadına eşlik eden partnere "Godoş musun lan" diye mırıldanmalar filan eşliğinde bi şekilde Kadıköy'e kadar inildi. Bu arada tabii ki dolmuş namına hiçbi şey geçmedi yoldan.

Metrobüse geldiğimizde artık o kadar yorulmuştuk ki, "Lan tamam binelim şuna" dememizle önündeki hayvani sırayı görüp vazcaymamız bir oldu. Artık sabırlar tükeniyordu ki kendimizi bi taksinin içinde, taksiciye "Rıhtıma inicez, Taksim dolmuşlarının oraya" derken bulduk. İyi de oldu. Gittik baktık, makul bir sıra var ortamda. "Taam" dedik, "bekleriz". Bekledik de nitekim. Bekledik. Bekledik. E dolmuş yok. Dolmuş olmayınca dolmuş beklemenin de pek bi manası olmuyo takdir edersiniz ki. O yüzden yavaştan sıradaki insanların da duyabileceği çekilde "YA ACABA TAKSİ DOLMUŞ MU YAPSAK YEEAA" filan demeye başladık. Daha cümle bitmeden iki kişi ağımıza düştü bile. Akabinde Orbay'ı grubun pazarlık master'ı olarak en yakındaki taksiciye doğru itikledik. Kıyasıya pazarlık sürerken o anda bişey oldu. Böyle bi bişey geldi. Ortalık toz duman oldu filan. Toz bulutunun içinden koacman ve bomboş bir özel halk otobüsü çıktı. "BEYLEĞĞR TAĞĞKSİM"i duyduktan sonra taksiciye bırak eyvallahı eyv bile demeden kendimizi otobüste bulduk. Yer de bulduk. Ki kıta değişimlerinde "yer" çok önemlidir, bilenler bilir. Neyse. Mucizevi bi şekilde bindiğimiz 110, rıhtımdaki durağına da uğradı. Oradaki zavallıları da aldıktan sonra yola koyulduk. Biz kanziler olarak tabii ki de otobüsün EN çok konuşan ve EN sarhoş kişisinin önüne oturmayı bildik. Bu kişi (EN çok konuşan ve EN sarhoş olan) sürekli Fenerbahçeli olmadığından (Beşiktaşlıymış), ama Fenerli olsa bu otobüsü nası da coşturacağından, ama işte napsın ki Fenerbahçeli olmadığından, ama olsa otobüsteki insanları yerinde oturtmayacağından ama maalesef Fenerbahçeli olmadığından dem vurup durdu ve yanındakine ve tabii hemen önde oturan bizlere maçta çektiği gürültüleri dinletti. Yanındaki vidyo izledi gerçi ama biz gürültü dinledik. Sonra aralarında
+Olm hep aynı yeri çekmişsin.
-E hep aynı yerde durduk amınakoyimi napıyım.
gibi bir diyalog geçti.
Orda ben bayılmışım. Yok lan şaka. Orda geldik işte vatanımız Taksim'e. İndik, evlere dağıldık filan. Öle. Bitti.

11 Mayıs 2011

22 Nisan 2011

Ayvayı yeniden keşfetmeye gerek yok bence

Bir erkeğin asli görevi ayva soymaktır dedim.
Ayva soyulmaz bi kere dedi.
Ya soymak dediğim dilimlemek işte dedim.
Dilimlenmez de dedi.
İyi zaten gücüm yetmiyo benim onu dilimlemeye dedim. Lan yoksa ayva yenen bi şey değil de ben mi bilmiyom dedim.
Ayva tahta kaşıkla oyularak ve limon ve tuzla yenir dedi.

Napak inanak mı bilemedim.

Yıllardır ayva hakkında tek bi doğru şey bilmeden nasıl geldim şu yaşıma onu da anlamadım.

21 Nisan 2011

06 Nisan 2011

kısamesajspor

-Yemek var mı?
+Peyotedeyiz.
-Yazıklar olsun.

30 Mart 2011

Dampır bari en azından?

Merıbağ,
Bir diyeceğim var.
Damper diye bi şey var ya hani, kamyonların sırtında, işte onun adı keşke tamper filan olsaydı. Damper çok kaba çünkü. Gerçi kamyon da pek zarif bi şey değil düşününce. Ama ne biliym, damper itici yani. Keşke olmasaydı. Ama artık her şey için çok geç galiba..

15 Mart 2011

TayyarAhmet

Tophane’de bir evde uyandı Tayyar Ahmet yanında meçhul abla garabet mi garabet dayadı ağzını musluğa yabancıyım buraya bu kusmuğa dedi kuyuya düşmüş it gibi telaşlı aptal bitkinim ama yine gelir beni bulur bu kafa moruk yok böyle bi sinema.

14 Mart 2011

Marcus

"Eee kimdi onlar?"
"Kimler?"
"Kimler mi? Az önce şekerlerini kafatasına gömmeye çalışan çocuklar."
"Ha, onlar mı?" dedi Marcus gözlerini ekrandan ayırmadan. "İsimlerini bilmiyorum. Dokuzuncu sınıftalar."
"İsimlerini bilmiyor musun?"
"Hayır. Okuldan sonra peşime düştüler. Ben de eve gitmememin daha iyi olacağını, böylece nerede yaşadığımı öğrenemeyeceklerini düşünerek buraya geldim."
"Çok teşekkür ederim."
"Sana şeker atmazlar ki. Onlar benim peşimdeydi."
"Peki, bu sık sık oluyor mu?"
"Daha önce hiç şeker fırlatmamışlardı. Bunu bugün akıl ettiler. Daha yeni."
"Ben şekerlerden söz etmiyorum. Benim dediğim... seni öldürmeye çalışan büyük çocuklar."
Marcus ona baktı.
"Evet. Sana daha önce de söylemiştim."
"Daha önce durumun bu kadar vahim olduğunu belirtmemiştin."
"Nasıl yani?"
"Birkaç tane çocuğun seninle uğraştığını söylemiştin. İsimlerini bile bilmediğin insanların seni takip edip, sana bir şeyler fırlattıklarını söylememiştin."
"O zaman bunu yapmamışlardı," dedi Marcus sabırla. "Bu yöntemi yeni icad ettiler."
Will çileden çıkmak üzereydi; eğer elinde bir şeker paketi olsaydı, bir bir Marcus'a fırlatmaya başlayacaktı. "Marcus, Tanrı aşkına her zaman bu kadar kalın kafalı mısın? Bunu daha önce yapmadıklarını anlıyorum. Ama uzun zamandır sana kabadayılık yapıyorlar."
"Ha, evet. O ikisi değil ama..."
"Hayır. Tamam, tamam, o ikisi olmasa da, onlara benzeyen diğerleri."
"Evet, Bir sürüsü."
"İşte. Anlamaya çalıştığım buydu."
"Bana sorsaydın."
Will mutfağa doğru ilerledi ve sonu hapiste bitmeyecek bir şeyler yapmış olmak için su ısıtıcısını çalıştırdı.
Nick Hornby - Bir erkek hakkında

07 Şubat 2011

Ramadan the mobarek

Ramadan'ın 7/24 klibisi çoggüzel olmuş. Erdem haklı beyler.

31 Ocak 2011




Bazen,
bazı
roman
kahramanlarını/
kahramanlarımı
özlüyorum.

Keşke
onları
hep
cebimde
taşıyabilsem.

11 Ocak 2011

Çağımızın hastalığı: Pazartesi

Ergan: mekale yazıyorum sunum hazırlıyorum falan
internetin gelişimi için
ben: mekalele
Ergan: sosyal medya uzmanı olarak bikaç yere makale hazırlıyorum, çıkss*
ben: VAY AMK
ben: hadi ben yatıyom artık
uykum celdi
öperimsle
Ergan: hadi bay
ben de işime döneyim
ben: haydin
of daha pazartesiydi di mi bugün :(
Ergan: heyaa bi de pazartesi
ben: hallahım cuma olsun hemen yaa
Ergan: amına koyim böyle pazartesinin
ölelim ya
ben: en azından perşembe bari olsun
Ergan: sikicem
ben: neyse hadi yarın salı
anca bunu diyebildim teselli olaraktan
yatalım kalkalım da salı olsun bi an önce bari
hadi gömdüm
konuşuruk yarın
Ergan: öperims
şansın varken git yat
uyku ne güzel şeydir
hu nows

04 Ocak 2011

Peter Bjorn and John - Young Folks

31 Aralık 2010

Mutlu yıllars

Hepinize şöyle geçecek bir yıl dileyorum: Tıklayalım piliz

13 Aralık 2010

Nezahat abla

Ara sıra eve temizliğe gelen Nezahat abla bigün ev kardeşi Çağla'yı arar.
Elif, akşam işten eve döner. Çağla'yla yemek yerler, mandalina faslına geçilir. (Meyve faslı demiyorum çünkü meyve namına sadece mandalina yiyoruz, soyması kolay ve zahmetsiz olduğundan) Bu arada gözler de boş boş televizyona bakmaktadır:

Çağla: Bugün Nezahat abla aradı.
Elif: Ne dedi? "Bidaha gelmicem, götüm çıkıyo sizin pis evinizi temizlicem diye, yeter lan sizle mi uğraşçam" mı dedi?
Çağla: Yok lan.
Elif: "Evi arada süpürün, yoksa bi daha gelmem" mi dedi?
Çağla: Kardeşi Hollanda'ya gidiyomuş da.. "Hani sizin biriniz havaalanında çalışıyodu ya." dedi.
Elif: (Kafa hiç basmayarak) Hangimizmiş o?
Çağla: Nurla'yı diyo!
Elif: Ahaha. Koca uzay mühendisini tek kalemde harcamış lan!
Çağla: "Neydi onun adı?" dedi. Nurla dedim. "Neeey, ay ne dolambaçlı ismi varmış." dedi. Ahaha.
Elif: Dolambaç! Hımm, naays, Nurla gelince söleyelim, yıllar sonra yepyeni bi yorum geldi ismine. Ahaha.
Çağla: Gülme. Senin için de dedi ki; "Öteki naapıyo, ona da selam söle, onun daha iyice bi ismi vardı." Ahahah.
Elif: Aleykümselam. (Ve gıcık bakışlar)

Bitti.

10 Aralık 2010

Sinirhastasılığının bazı belirtileri

Ortaokuldayken, Window on the World (WOW) diye bi ingilizce kitabımız vardı bizim. Onun da her ünitesinde (chapter da denebilir) karikatürümsü çizimler vardı. İki şapşal kafadarın maceraları gibi hani, bilirsiniz (you know). Heriflerin biri ince uzun, diğeri kısa ve şişmandı. Ve sınıftakilerden bazıları hangisinin adının ne olduğunu bi türlü akıllarında tutamazdı. O zamanlar buna ne kadar gıcccık olurdum, ne siz sorun ne ben söliyim. Olm nası aklınızda tutamıyonuz yaaa!
Yani aslında şu an ben de hangisinin hangisi olduğunu hatırlamıyorum! Ama yıllar sonra bu biraz normal bence. Ama o zaman gerçekten normal bişey değildi. Günde 7 saat ingilizce dersi alıyosun, o kitapla yatıp kalkıyosun, o herifleri anandan babandan çok görüyosun (bu da fix benzetmedir) ve hangisi hangisi bilemiyosun! En yakın iki arkadaşının adını karıştırmak gibi bişey bu. Of çok sinirliyim yaa!
Fakat yıllar sonra bunun aklıma gelmesi ve sinirlenmem?
İşte bu noktada sinir hastalığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Birincisiyle alakasız olarak bir de benden çok aksesuar takan adamlara karşı olan sinirim var. Bunlara da çok, içten içe, sinsice kıl oluyorum. Böyle kollarında, boyunlarında bişiyler görünce çıldırasım geliyo. "Üşenmiyo musun o kadar şeyi koluna bacaana dolamaya?" diyesim geliyo. "Raatsız mısın?" diyesim geliyo. İçimden diyorum da zaten, ama dışımdan da diyesim geliyo işte. O noktada biraz sıkıntı var.

Şimdilik maruzatım bu kadar. İlerde tabii ki de yeni gıcıklıklarla karşınızda olacağım.
Siiyu.

07 Aralık 2010

James Franco'nun gücü adına

James Franco insanının iki kadın üzerindeki etkileri temalı yazımıza hoşgeldiniz. Bu insan suretindeki insanüstü heyvan çok fena ağzımızı sulandırıyo bizim bazen durup durup. Ama cidden durup dururken yani. Hemen bir gtalk konuşması örnekiyle açıklıyorum:

ben: (seksi fotoğrafları için tıklayınız gibilerinden bi link var burda) Nöri şuna bak yaaa! hayyvan gibi yağuşuklu! böhüü :(
Nurla: of çalışmıyo link, dur bakıyom gugullan.
Oyyy. Bu milk'te iyiydi, milk'te, iyidi milk'te bu.
ben: ahahaha. gözünün önüne geldi ve klavyeni durduramadın di mi? şu an ben de "çogiyiydi yaa" diyerek deli gibi kafayı sallıyorum. millet de gecenin etkisinden kurtulamadım felan sanıcak amk. -gözler kısık şekilde, çog iyiydii yıaa diyerek kafa sallamak-
Oyyyyyy. Bıyık da ço yakışiyö yaa! Canıms!
Nurla: Oyy. eveeeet eveeet.

ve James Franco'yla 'oyy'lu dakikalar burada sona eriyor. İygünner.

ps. bu posta yaraşır bi fotoğraf seçemedim. çünkü hepisi birbirinden muhteşem, hepisi birbirinden magnifik. siz şuraya tıklayaraktan zevkinize uygun bi tanesini seçip wallpaper felan yapabilirsiğiz.
Öperler. -sizi değil şapşiler, tabii ki ceyms'i-

03 Aralık 2010

Firıngıls

Sayın Vakit gazetesi yetkilileri,
size kolaylık olsun diye ben iki tane allahsızın adını burada ifşa etmek, onları hedef göstermek istiyorum:
Nurla Bayrak ve Çağla Anarat.

Bu iki kitapsız, bi kutu oricinal Pringles'ı bi güzeeel yemiiiş, ondan sonra da boş kutusunu salondaki masanın ORTASINA bırakmış!
Geçen eve gittim, saat geç, yorgunum, argınım, kendimi ikili koltuğa bıraktım. Hemen yandan taptatlı bi kırmızılık... Bi çevirdim kafayı, sevimli bıyıklı bi adam kafası beni kesiyo. Anaa, Pringles! (also known as firıngıls) Elimi atmamla birlikte boş olduğunu anlayıp yıkılmam bir oldu. Hani böyle ağır bişey kaldıracağını düşünen beyin ele ona göre bi güç gönderir de o şey hafif çıkınca el böle bi yalpalar, yukarı doğru gereğinden fazla bi ivme kazanır hani. Öle oldu işte.
Saat de geç, bakkala da gidemem. Zaten gitmem, üşenirim, o ayrı da. Hadi diyelim üşenmedim; bakkal kapalı lan! Neyse işte öle elim şeyimde yattım ondan sonra.

Tabii kendilerine okkalı bir not bırakmayı da ihmal etmedim.
Bu elim olaydan sonra henüz yüzyüze gelmedik kendileriyle. Olaylar nasıl gelişecek, yüzüme nasıl bakıcaklar bilmiyorum!!!

Buarada bunlar galiba hep, Erdem'i küçükken boş Napoliten kağıtlarını dolu gibi katlayıp kerizlemeye kalktığım için, çocuğun nefsinin dengeleriyle oynadığım için başıma geliyor olabilir. Bunun üzerine düşünücem..

01 Aralık 2010

eelifekinci

İnsanoğlunun, telefonda dandik mail adresi anlatırken çektiği çileyi başka hiçbir yerde çekmediğini düşünüyorum:

-eelifekinci et cimeyil kom
+pardon?
-e elif ekinci
+e ekinciii eeeet gimeyiil
-hayır!! e elif ekinci. başında iki tane e var: eelifekinci!
+hmm.

Bundan sonrası kısmet artık. "Hımm"dan sonra genelde üstelemiyorum. "Anladınız mı?" filan gibi rencide edici sorular sormuyorum. Anladıysa geliyor mail, anlamadıysa yine bana hüsran..

30 Kasım 2010



Bazen,
kahvaltıdan önce,
aç karnına,
çok acayip şeyler
olabiliyor
gerçekten..

29 Kasım 2010

Bir gün bayiide Radikal bulamazsanız bunun tek sorumlusu çekirdektir

Gazeteye her gün kargoyla kolilerce posta geliyor. Bilyonlarca açılış davetiyesi, cd'ler, kitaplar, dergiler vs. Ormanlarca kağıt. Bazen de yeni çıkan ürünleri deneyelim diye, birer promosyon. Ama bazen!

En sancılı posta saatiyse akşamüstü gelen posta. Ofisboyumuz Fatih, "yurtiçi kargo poşetleri dağı"nı getirip bir köşeye boşaltıyor, sonra da zarfları sahiplerine veyahut sahibelerine dağıtıyor. Sabah ve öğlen gelen postaları dağıttığı sırada Fatih hiç dikkat çekmezken akşam olduğunda yolu dört gözle beklenir oluyor. Gelince krallar gibi karşılanıyor, ortamda resmen bir bayram havası! Getirdiği dağın içinde kimbilir kaç yıllarca uğraşılıp yazılmış kitaplar, emek edip çıkarılmış albümler, kimbilir hangi upper-entelektüel davetlere davetiyeler var. Ama akşam seansında Fatih'in muhatap olduğu tek soru var: "Fatih, yicek bişey var mı orda yeaa?" Hatta daha ileri gidip spesifik isteklerde bulunanlar da oluyor, misal: "Fatih! Çekirdek yok mu çekirdek?". İşte bu Radikal'in sonunu getirecek soru...

Benim de coşkuyla katıldığım bu süreçte son günlerde dikkatimi bir şey çekti: Her nasılsa, her seferinde o kargo paketlerinin içinden bir çekirdek paketi çıkıyor! Türkiye'de çekirdek endüstrisine dair detaylı bir bilgim yok ama bu kadar gelişkin olmadığını da biliyorum. Her gün yeni bir çekirdek markası piyasaya çıkmıyor ya da yeni bir çekirdek modeli, türü de üretilmiyor. Az tuzlusu, çok tuzlusu, tombiği var, yetiyor zaten. Her neyse, serviste 20 kişiye yakınız. Tam sayfaların geçilmesi gereken saatte, biri, Fatih olduğundan şüpheleniyorum ben, ortaya birkaç tane çekirdek paketi salıyor. Birdenbire bir "çitt" sesi hasıl oluyor. Çekirdeği gören başına üşüşüyor ve zaten uğultulu olan ortam bir de çekirdek çitleme sesleriyle efsane bir ses düzeyine ulaşıyor. Bu esnada, çekirdeğe saplanıp, işini yapamayan, yetiştiremeyen insanların dramları yüzlerinden okunuyor ama kimse kendini durduramıyor. Elektrik akımı gibi bir şey olduğundan kimse eşine dostuna yardımcı da olamıyor. Her güne, "bakın, bugün sayfaları geçtikten sonra yiyelim çekirdekleri, tamam mı, çok el alıyor yaa!" diye başlayan Radikal ekibi, akşam olup da hava kararanda yine çekirdeğin kollarına esir düşüyor.

Benim bu konuda pek kimseyle paylaşmadığım (sadece umuma açık bloguma yazıyorum işte), bir teorim var. Bence Fatih, Radikal ekibinin başarılı olmasını istemeyen bazı gizli güçlerin ajanı. Ve tam, sayfa geçme saatinde ortaya dünyanın en sapık yiyeceği olan ve yıllar önce bu amaçla Avrupa'da bir laboratuvarda CIA'e bağlı bilimadamları tarafından üretilen bir yiyecek olduğunu düşündüğüm çekirdeği atıp bıyık altından gülerek uzaklaşıyor. Biliyorum, siz şimdi bana gülüyorsunuz, "gafayı yemiş amk, Erol Büyükburç'a bağlamış" diyorsunuz içinizden, ama bakın, demedi demeyin. Ajan o çocuk, ajaaan! Zaten birkaç kez denk geldim, kargo paketlerini bırakıp kattan ayrılırken kendi kendine, ya da belki üzerine yapışık çipli bir mikrofona, bilmiyorum, bir şeyler mırıldanıyordu.

Şimdilik konuyla ilgili söyleyeceklerim bunlar, olayın belgeleri önümüzdeki günlerde Wikileaks tarafından açıklanacak. Beklemede kalın..

20 Kasım 2010

"Hayat, yolunu hep beklenmedik, hesapsız buluşmalar, talihli karşılaşmalar sayesinde bulur. O yüzden hiçbir hayat sıradan değildir. Uykusu kaçan yaşlı bir orospu bir gün otel odasından çıkar, karşı apartmanın aralık kalan sokak kapısını açar, altı kat merdiven tırmanıp hep karşı pencerede gördüğü genç adamın kapısını tıklatır. Hayat yolunu çizsin, kaderler birbirine karışsın, sorular cevaplansın, cevaplar kaybolsun diye bir orospunun uykusu kaçar ve öylesine, laf olsun diye, sadece konuşmak için, gerçekten öylesine, odasından çıkar."
Mine Söğüt - Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

19 Kasım 2010

Yapmayın kurban olayım

Küçükken ailenin aldığı kurbanlık hayvanlarla duygusal bağ filan kurmazdım. Yanlarına bile gitmezdim hatta. Hiç öle aman kuzucuğumu kestiler, yok efendime söliyim, kınalıya nası kıyarsınız caniler filan gibi triplerim olmadı. Çekirdek ailemizin, her sene bayramın ikinci gün kahvaltısında ciğer yeme ritüeline büyük bi mutlulukla eşlik ettim. Bi defasında bile kesilen hayvan aklıma gelmedi. Hayatım boyunca vejeteryan filan olmayı aklımdan bile geçirmedim.
Dolayısıyla, takdir edersiniz ki;
kurban bayramı gelince her taraftan fışkıran kurbanlıkla dost olan çocuk ve sonraki hayatında yaşadığı travmalar konulu hikayelerden nefret ediyorum!!
Arz ederim.

13 Kasım 2010

Güdümlü Abdullah Gül terliği?

Peki Abdullah Gül'ün türban meselesi üzerine; “Bu türban konusundan bıktım artık açık söyleyeyim. Bırakın, herkesi serbest bırakın, herkes ne istiyorsa giysin!" demesi?
Adam Türkiye'nin annesi gibi. İsyanları oynuyor. Hatta ben açıklamanın devamında "Verem ettiniz beni be, vereem!" gibilerinden bir şey bekledim ki biraz daha konunun üstüne gidilirse, onu da duyabiliriz gibime geliyor.

11 Kasım 2010

Yer misin, yemez misin?






-Are
you a
megalosaurus?

+No.

-Don't
eat it.

10 Kasım 2010

Sori

Kazancı yokuşunu depar atarak çıkmaya çalışan raatsız arkadaş!

Suratına bön bön bakıp "Yoook artııık!" diyerek seni güldürüp hızını kestiğim için üzüldüm şimdi bi an düşününce. Ama napiym, çok komik görünüyodun lan!
Neyse, sori canım. Öptüm kib.

05 Kasım 2010

Hırkanın hayatımızdaki yeri ve önemi

"..hırkaları sorgulamamalıydı, biliyordu. Küçüklüğünden beri ne zaman dışarı çıksa bir hırka geçirmişlerdi üzerine. Her nedense, ev dışındaki dünya 'kuzey kutbu' gibi bir yerdi onlara göre. Dışarısı demek 'soğuk diyar' demekti ve oraya gitmeden önce hırkanı mutlaka yanına alman gerekirdi."
Elif Şafak - Baba ve Piç

04 Kasım 2010

Dün gece yatmadan evvel, ortalıktaki en güzel kelimenin 'merhaba' olduğuna karar verdim. Merhaba çogoş bence. Hem böyle söylemesi güzel, ağza oturuyo hem de sürprizli filan bi kelime. Ne biliym. Bi konuşma başlıyo ama bilemiyosun merhabadan sonra ne geliceeni. Süper bişey de söyleyebilir karşıdaki, bi laf edip gününü sikertedebilir. Çogilginç yani bence merhaba.
Şu cümleleri de İclal Aydın tandansına kendimi kaptırmadan yazdım bitirdim ya, allahıma bin şükür. Çünkü merhabanın öyle de bir eğilimi var. Üzerine süper bayık makaleler filan da yazılabilitesi var yani. "Bir merhabayla başlar her şey.." filan gibi mesela. Ya da efendime söliyim, "Bir merhaba ne çok şey değiştirir bilir misiniz?" filan gibi. O açıdan pek hoş değil. Ama diğer açılardan bence merhaba okey.

02 Kasım 2010

Alper Kamu

“hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. zarardan kâr. uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. bütün rasyonel dayanaklarıyla. hiç bir işe yaramamıştı maalesef. illa ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çapta bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. kepazelik. insanı kendinden utandırıyorlardı. babam ise şu ya da bu anaokuluna gitmemin bir şeyi değiştirmeyeceği gerçeğini anlamış görünüyordu. evde yalnız kalmamın herhangi bir problem yaratmayacağını anlamıştı. kimbilir belki içten içe anaokulu masrafından kurtulmak istiyordu. ama bunun için ona hiç gücenmiyordum. bir devlet memurunun eti ne budu ne? çocuklarına işkence etmek için maaşlarının yarısını isteyen o iğrenç sömürgenler utansın. bir de ona o maaşı layık görenler. sonunda babam tartışmayı noktalayan ve kurtuluşumu müjdeleyen kararını açıkladı: “ecdadını skerim ben anaokulunun!”
Alper Canıgüz - Oğullar ve Rencide Ruhlar

01 Kasım 2010

Mobil modem?

“Şu anda cep telefonu şirketlerimiz talebi karşılayamıyor. O yan tarafına takılan zımbırtıdan imal etmeye çalışıyorlar. Adı aklıma gelmedi, internete girmek için seyyar modem, vın-mın bir şey diyorlar.”
Binali Yıldırım - Ulaştırma Bakanı
(Ama internete de bakıyor aynı zamanda)

Canımıniçi


Hastasınım
olm senin!
Çosseviyorum!

31 Ekim 2010

Error Büyükburç

Şu alıntı şurda dursun da arada okuyup gülelim:

"..Erol Büyükburç, Bilal Özcan’ın, “Kaç çocuğunuz var?” sorusuna yanıt verirken, kızları Evren, Jeyan, Özlem ve vefat eden Ajlan’ı anlattıktan sonra aşağıdaki ilginç açıklamayı yaptı:

"Belki daha çok çocuğum vardır onlar da başka amaçlarla benden alınmıştır. İlk defa konuşuyorum bunu, benim zekâ düzeyimin yüksek olduğunu düşünen ajanlar peşime takıldı, senelerce sperm almak için uğraştılar ve aldılar."

Bu yolla kendisinden 20'den fazla çocuk yapıldığına inandığını belirten ünlü sanatçı, o kadınların kendisine yakınlığını gönül ilişkisi zannettiğini, ancak öyle olmadığını daha sonra anladığını vurguladı. Erol Büyükburç birlikte olduğu o kadınları anlatırken, "Bir tanesi hostes kıyafetiyle gelmişti, inanılmaz güzel bir kadındı." dedi.

Büyükburç, kendisinden sperm çalan kadınların başka ülkelerin ajanı olabileceğini kaydederek, "Bu olayların 4–5 sene içinde olduğunu düşünüyorum. Bunların birçok memleketten olduğunu biliyorum. Belki benim IQ'mu gördüler ona yönelik olarak yapmış olabilirler."
Erol Büyükburç, "Size yapılanlar uzaylıların işi olabilir mi, uzaylıların dünyadaki akıllı insanları kaçırıp incelediği söyleniyor, size de bu yapılmış olabilir mi?" sorusu üzerine, "Olabilir" dedikten sonra şöyle devam etti:
"Bir kadınla birlikte olduktan sonra uyandığında vücudunun altın renginde olduğunu gördüm ve bunun ne olduğunu anlayamadım. Ciltte bir parlaklık, değişiklik olmuştu ne olduğunu anlayamadım, daha sonra bir şey oldu sanki beynime çip koydular. Müzikte kimsenin anlayamayacağı bir noktaya geldim." dedi."

29 Ekim 2010

Taksim?

“Taksim ne demek? Paylaştırmak, dağıtmak demek. İşte burası, İstanbul’da yaşayan insanların taksim edildiği yerdir. İnsanlar bu meydandan sokaklara, semtlere, caddelere dağılırlar. Ayrıca burada sürekli bir pay alma söz konusudur. Yani İstanbul’dan payına düşeni Taksim’den alırsın. Çünkü burada zevk, insan, uyuşturucu, kan, aşk, acı, akla gelen her şey taksim edilir. Hak edilen payların alındığı yer burasıdır. Tabii yapılan taksim bazen adaletli olmayabilir. Ama zaten meydanın adı sadece Taksim’dir. Adil Taksim Meydanı değil.”
Hakan Günday - Piç

28 Ekim 2010

Casper: The Friendly Umbrella

Yeni ayarladığım alarm melodimle uyanıyorum bu sabah. Friends’in jenerik müziğinden daha fazla nefret etmek istemediğim için, değiştirdim alarm zilimi. Yağmur geceden beri hız kesmemiş, aynen devam. Moralim bi bozuluyor, çaktırmıyorum, bugün perşembe, baskı günü, koşturmacayla geçicek, saçmasapan şeyleri düşünmeye fırsatım olmicak, hem haftasonuna da az kaldı. Giyinip çıkıyorum evden, saat sabahın körü. (10’a geliyor, ama bence yeterince kör) Kadın olduğunu düşündüğüm kısa boylu biri, biraz önümde, bütün ahesteliğini takınmış yürüyor. Kadın mı erkek mi göremiyorum çünkü boyu çok küçük ve şemsiyesi çok büyük. Uzaktan ayakları olan bir şemsiye gibi görünüyor. Ayaklı şemsiye, yokuşun başına yaklaşmış bense dibindeyim, ama az sonra ona yetişicem ve dar kaldırımı yavaş yavaş yürüyüp beni de darladığı için sinirim tepeme çıkıcak. Avrupai bir insan olduğumdan yoldan da yürüyemem, ne yapacağımı bilmiyorum. Neyse, yetişene kadar daha önemli bir sorunum var: vücudumun bütün boşluklarından nefes alma denemeleri yaparak, yokuşu tırmanmaya çalışıyorum. Bakalım ağız hariç nerelerden nefes alınabiliyormuş? Saate bakıyorum, servise geç kalmak üzereyim ve servisi kaçırmam halinde, önümüzdeki iki saatte Güneşli'ye gitmeye çalışırken çekeceğim çileler gözümün önünden bir bir geçiyor: Servisi saniyelerle kaçırıyorum, bir süre yağmurda perişan şekilde ve tabii ki ağlayarak (ayrıca rimellerim de akmış) arkasından koşuyorum ama durmuyor, dizlerimin üstünde yere çöküyorum, o sırada yanımdan geçen bir taksi bana kocaman bi su dalgası fışkırtıyor, ve perde! Bunları düşündükten sonra resmen turboluyorum. Yürüyen şemsiyeye yetişiyorum, hızında hala bir artış yok. Kafamda bu sefer, şöyle bir sahne beliriyor: Kadını omuzlarından tutup, "madem acelen yok niye sabahın köründe yollara düştün be kadın?" diye höykürerek sarsıyorum. Sonra tek elimle havaya kaldırıp yola savuruyorum, yanından geçen bir taksi ona kocaman bi su dalgası fışkırtıyor. Gerçek dünyaya dönüyorum, kadına iyice yanaşıp “pardon!” diyorum sinirli sinirli. Ama uyandığımdan beri ağzımdan çıkan ilk kelime olduğundan ve ses tellerim buna hazırlıksız yakalandığından sesimin akortsuzluğu kadını korkutuyor. “Ayy, korktum!” diyor. Normalde insanlara sesimi duyuramayan bi insan olduğumdan bu gereksiz gür ses, o an sinirlerimi hafiften bi gevşetiyor. Gülmeye başlıyorum, yetmiyor, kahkaha atıyorum, kadın korkup bir adım geri çekiliyor ama yani, öyle bir gülmek. Neyse yokuşun son adımları artık, elimde şemsiyem, (adı Casper, çünkü benim için 5 yaşımdan beri saydam olan her şey Casper ve şemsiyem de şu 3 TL’lik saydamlardan) rüzgar deli gibi eserken, düzlüğe (Taksim meydanı) adımımı atar atmaz Casper’ım demirlerinden sıyrılıp yukarı doğru fırlıyor. Ama böle şey gibi hani çizgi filmlerde biri ölür de ruhu yukarı doğru havalanır ya, aynen öyle. Ondan biraz daha hızlı ve korkunç şekilde hatta. Kafamı kaldırıp Casper’ın peşinden bakıyorum, hala yükseliyor. İnanılmaz korkutucu bir sahne ama komik de. Yine gülmeye başlıyorum. Etrafa bakıyorum, biri görmüş olsun da birlikte gülelim diye. (Mutluluk paylaştıkça büyür kafası) Yok, herkes kafasını eğmiş, yolunda gidiyor. Bakıyorum bu arada ben de elimde kalan Casper’ın iskeletiyle karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorum. Şemsiye hala açık yani, ucu sağa sola giden demirler var elimde. Tekrar gülmeye başlıyorum. Ay ne çok güldüm sabah sabah, hiç de adetim değil diyorum kendi kendime. Kapatıyorum iskeletoru. Bi süre elimde taşıyorum, servis yolunu şöyle bir tarıyorum, Casper’ı gömücek bir yer arıyorum ama yol üstünde uygun bir yer yok. Kaldırım kenarındaki diğer ölü şemsiyelerin yanına bırakıyorum.
Hoşçakal Casper.

Yağmayağmuryağmaartıkdur!






Yağmurdan
hiçmihiç
hoşlanmıyorum.
Ama
Marc Johns
bence
çok hoş.

27 Ekim 2010

Yaş dönümüne..



"..yok bir yanıtın nereye diyenlere
bir buz titreşimi gibi
sallantılı ve şaşkın
ve çabuk bir merhaban vardır
bir yerden gelenlere
o bir yerler ki,
diyelim çok uzak olsun
sen gelmiş gibisindir oralardan,
otobüslerden yollardan,
deniz üstlerinden
topladığın gülüşlerle
ben seni
uzun bir yolda yürürken
görmedim ki hiç.."

26 Ekim 2010

ciytolk

ben: ya bu arada nööriciğm, senin odanın tavanını napıcaz. boyamak mı lazım acaba neetmek lazım? bide bacacıyı da bulduk ama hala çağırmadık, dikkatini çekerim.
Nurla: dün gece yorganı kontrol edicem diye uyuyamadım, sürekli kayıp durdu soluma soluma, boşluğa doğru. ama sabah bişiy yoktu. bacayı da halletmemiz lazım harbiden ya. allahım bigün doğalgazdan ölücez! bizim bu gtalk konuşmalarımız facebooka düşücek
altına böyle erkanlar falan yorum yapıcak; "hep derdi rahmetliler bacayı yaptırmamız lazımdı" diye!
ben: esas atv habere düşücek daha da kötüsü! ağlatmalı müzik eşliğinde: "gençlerin sanki içine doğmuştuuuuu!!!" dicek spiker. ya da ekranda şöle yazıcak: "ihmalkarlık!!!!!" (ünlemler)
Nurla: ahah. bugünki ilk kahkahamı sayende attım cınım, sağol
ben: sonra doğalgazdan ölen 3 genç kızın 6 yıl önce samsundan istanbula geldikleri, samsun ve istanbuldaki vasat okul hayatları fln hep böle abartılarak anlatılıcak, sanki Türkiye 3 potansiyel atom mühendisi adayını kaybetmiş gibi amk.
Nurla: "kariyerlerine de yeni başlamışlardı oysaki" minvalinde devam edicek.
ben: ve o sırada foto bahri'de çektirdiğimiz vesikalıklar yanyana, kayarak ekrandan geçicek!!! işte o an bizim asıl bittiğimiz an olucak bence. bütün foyamız ortaya çıkıcak, beyaz fon önünde, aynı siyah boğazlı kazağı giyip vesikalık çektirmeye gittiğimizi tüm Türkiye öğrenicek. "işte şimdi öldüler" dicek izleyen erkanlar fln! ya da bak bak, belki kombinin üstünde üçümüzün fotoğrafı var ya, onu gösterip ironi yaparlar. hahaha. biraz zekaları varsa tabii. bu arada şu an atv muhabirini, bizim ölmemiz durumunda eve gelip o fotoğrafı ironi yapmak için kullanmama ihtimaline karşı peşin peşin aşağıladım. ukalalığım çok net.

13 Ekim 2010

Geç gelen mutluluk

Geçenlerde şöle bişey yazıp taslağa kaydetmişim, aynen yayımlıyanzi:

"Bugüne, sabahın köründe, i-na-nıl-maz (Sibel Can sölüyo gibi vurgulandığını düşünün bunun, böyle ebleh bir gülümsemeyle) yağlı bir açmayla başladım. Peşine bi paket trans yağlı ketçaplı ruffles yiyip, öğle yemeğinde nohutlu pilav ve patates kızartmasını birlikte tükettim. Ama baya birlikte böle aynı kaşıkta hem patates hem pilav hem nohut vardı filan yani. Üstüne tüp çokokremi son damlasına kadar emip bi de uno'nun yeşillik ve sarımsaklı atıştırmalık minik ekmek dilimlerinden yedim. Ha, crunch frambuazlı beyaz çikolatalı bişey çıkarmış bi de onu yedim. Ağzımın boş kaldığı zamanlarda da okaliptüslü mü mentollü mü ne bişiyli pastil emdim.
Regl! Where the fuck are you?"

06 Ekim 2010

Çokomel

Eski bi defterin arasından yıllar önce oynanmış bir ihale'nin skor kağıdının çıkması şey gibi, çook eski bi kitabın arasından düzeltilmiş çokomel kağıdı çıkması gibi.

04 Ekim 2010

The Dandy Warhols-Sleep

28 Eylül 2010

Annenin bulmacayla imtihanı

Anne arıyor...
E: Naber anne?
A: He iydir ya Elif, şey dicem, hani Hırsız-Polis'te oynayan adam vardı ya, onun adı neydi?
E: Timuçin Esen mi?
A: Heh, ay evet yaa. Bulmaca çözüyodum da, Tamam, hadi o zaman görüşürüz sonra.
Çat!

Anne arıyor...
E: Aney?
A: Ya Eliif, şey vardı ya, hani çok beyaz dişli bi adam, türkü filan sölüyo?
E: İzzet Yıldızhan mı?
A: Heh evet valla afferim sana lan, ama sorduğum o değil, ona benzeyen bi adam var hani, o da türkücü?
E: Berdan Mardini mi?
A: Ya bilmiyorum ki!
E: ??
A: Neyse, dur ben bikaç harf daha çıkarıym, ararım gene.
Anne arıyor...
E: Hı?
A: Şeymiş o, Cengiz İmren'miş. Buldum.
E: Haaaö. Taam.
A: İyi hadi görüşürüz.
E: Hadi bay.
Çat!

Anne arıyor...
E: Anne?
A: Elif ya şey sorcam sana, hani bi kadın vardı, kocası ölmüştü gencecik.
E: Deniz Uğur mu?
Burda babama dönüp, onla konuşmaya başlıyo..
A: Bak işte görüyo musun Mustafa, kızım nası ben leb demeden leblebiyi anlıyo, iki saattir anlatıyorum, anlamıyosunuz.. blablabla
E: Annnneeeöö?
A: Heh tamam canım sağol. Ay iki saattir anlatıyorum babanlara anlamıyolar bi türlü, sinir oldum. Neyse hadi, sağol. Öptüüüm.
E: Hadi.

Böle gidiye bu..

24 Eylül 2010

Telephonin'

-Alo?
+Buyrun?
-Radikal İki mi efendim?
+Evet, buyrun.
-Ben bir yazı göndermiştim ama elinize ulaştı mı diye teyit etmek istiyorum, kiminle görüşebilirim?
+Benimle olabilir mesela, Elif ben. Mailinizin başlığı neydi?
-Sabahattin Ali
+Evet aldık, yazınızı. Teşekkürler.
-Şimdi Elif hanım ben daha çok ressamlık üzerine yazıyorum aslında. Kanada'da filan da bulundum.
+???
-Şimdi ama artık İstanbul'da yaşıyorum. Yazları resim yapmak için İzmir'e gidiyorum.
+Hımm, doğrudur, evet, hıhı.
-Kışları da hava soğuyunca İstanbul'a dönüyorum.
+Hıhı evet. Tabii.
-Kanada'ya dönmüyorum artık.
+Hmm?
-Yani yazımı değerlendirirseniz çok sevinirim.
+Değerlendirmeye alıcaz, teşekkürler.
-Hoşçakalın.
+Hoşçakalın.

06 Eylül 2010

Ağrıspor

Ben hiç spor yapmıyım ama tamam mı?
Sırtım ağrısın hep. Belim, omzum, kolum, bacağım ağrısın. Ama hala hiç spor yapmıyım.
Aferim bana.
ayrıca hep böle tembel olayım.
bloğa ayda toplam 5 cümle yazayım.
çok şahane.
süpersonik.